Network (1976)

Yönetmen: Sidney Lumet

Senaryo:
Paddy Chayefsky (Bu adamın da gerçek ismi Sidney'dir, yönetmen Sidney gelip bu böyle olmiycak senin ismin bundan sonra Paddy olsun demiştir)

Oyuncular:
Peter Finch (Son filmi olarak daha iyi bir tercih yapamazdı heralde, Oscar'ını alamadan ölen ilk oyuncu olmuştur), Faye Dunaway (İrrite kadın rollerini süper başaran sevimsiz insan), William Holden (Kwai köprüsü uçurmuşluğu var), Ned Beatty (Kabuslarıma girdin amca...)





Kullanıcı Yorumları

Uzunca bir aradan sonra yeniden karşınızda olmanın sevinci içerisindeyim sevgili sinema dostları. Biliyorum hepiniz iyi film arayışındasınız çünkü yokluğumda diğer yazar kişiler bu açlığınızı gidermekte yetersiz kaldılar. Bundan eminim çünkü baktım, bok gibi filmler yazmışlar. Ama merak etmeyin, boş durmadım ve bissürü baba film hazırladım sizler için. Ancak hepsini bir kenara bırakıp porno film review'ü yapmak istiyorum, filmin climax'inde kameranın neden adamın buruş buruş suratına döndüğünü eleştirmek istiyorum, güzide Doğu Avrupa pornosunun sektördeki içler acısı haline dem vurmak istiyorum fakat sayın Cevval beyefendinin ısrarı yüzünden bundan vazgeçtim. Sonunda bunun dünya sinema blogları adına dev bir adım, zincirleri kırarak sınırları aşacak büyük bir ilerleme olduğunu kabul etmiş gibi görünse de, hevesim kaçmıştı bir kere. Uzun süredir yazmıyor oluşumun bahanesi budur, asıl nedeni ise üşenmemdir. Omdb'nin böyle bir ilerlemeye hazır olmayışını görmek de bunda pay sahibidir. Yerinizde olsam browser'ımı kapar giderim. Zaten internet başında zamanını verimli geçirmeyi bilen modern bir insan gelip de bizim spoiler dolu saçmalıklarımızı okumakla vakit öldürmez, film isimlerine bakar, yazıya şöyle bir göz gezdirir, olumlu şeyler gözüne çarparsa başka kaynaklara bakar, merak uyanırsa da gider alttaki torrent linkine tıklar indirir izler. Ama düşünsenize uzun uzadıya bir porno film eleştirisi bulduğunu, filmin yapım aşaması hakkında bilgiler içeren, üstelik spoiler korkusu olmadan okuyabileceği bir yazı. Ben bundan ötesini düşünemiyorum, bulan varsa bildirsin onu deneyelim.

Bu serzenişimden dolayı özür dilemekle beraber, bunu bir köşe yazarı gibi diğer yazarlara sataşmak eğlenceli geldiği için yaptığımı belirtmek istiyorum. Umarım diğer kişiler de karşılık verir ki ilginç olur. Uzatıp bokunu çıkarmamak lazım ama. Sonuçta gördüğünüz gibi böyle dravdan bir blogda bile kapalı kapılar arkasında ne hinlikler planlanıyor. Tıpkı birazdan anlatmaya başlayacağım filmde olduğu gibi. Yalnız bu filmden bahsetmek bir hayli zor muhtemelen sıçıcam, çünkü yazılarımda satiristlik taslamak gibi bir gaye edinmiş bulunmaktayım ki bu sefer karşımdaki film bana "yiyosa" der gibi bakıyor.

Yok abicim... yemedi.

Spoiler Köşesi

Aslında bir yandan da filmin muazzamlığını ifade biçimim oldu bu. Kendimi feda ettim bir bakıma, bunu da Sidney Lumet abim hatrına yapmadım. Bu adamın beyaz perdeyi, CRT monitörü, LSD ekranı tiyatro sahnesine çevirmek gibi bir süper gücü var. Böyle dedim diye sıkıcı gelmesin, zira gelmemeli. Filmin güzelliklerinden birer birer bahsetmek sıkıcı asıl, zaten film alacağı övgüyü almış, ortalığı yarmış atmış.

Şimdi şöyle bir durum var; UBS adlı televizyon kanalı rating bazında rakiplerinden geri kalmış, artık yaşlanan ve itibarını yitiren enkırmenleri Howard Baile'in işine son vermek zorunda kalmıştır. İşini çok seven Baile duruma aşırı tepki göstererek haber müdürüne şakayla karışık "canlı yayında silahla beynimi dağıtıcam" der, lakin aynı şeyi ana haber bülteninde tekrarlayınca şirkette kıyamet kopar. Ancak ratinglerin bir anda fırlaması ve Baile'in kendine bir hayran kitlesi oluşturmaya başlaması üzerine, artık tam anlamıyla delirmiş olan adamcağızın her akşam haber bülteninde kafasına göre saçmalamasına göz yummaya başlarlar. Artık haber falan da sunulmamaktadır, zira Baile televizyon düsturundan tamamen uzaklaşıp gerçeklerden bahsetmeye, hatta halkı sisteme karşı isyana çağıracak kadar ileri gitmektedir. Maden bulan şirket yöneticileri de işi büyütüp Baile'i bir şov yıldızı haline getirmeye karar verirler. İşin hoş tarafı Baile prodüksiyondan tamamen bağımsızdır, kendi dünyasında takılmakta, bütün günü halisünasyonlarla geçirip akşamki şovunda feveran dolu haykırışlarıyla bayılana kadar halka seslenmektedir. Devrimci gerillalardan politikacılara herkesi insanlıktan çıkaran televizyonun bütün iğrençliğini gözler önüne sermekte, şirketin aslında nasıl ve kimler tarafından yönetildiğini ifşa etmekten de geri kalmamaktadır. Artık sistem adına iyice tehlikeli hale gelen Baile, yüklendiği misyonu deli cesaretiyle her programda daha ileri boyutlara taşımakta, halka umut saçmaya başlamıştır. Ta ki şirketin sahibi Jensen kişisi onu huzurunda emredene kadar. Herif gökdeleninin tepesinde Baile'e öyle bir ortam sunar, öyle karanlık bir tablo çizer, öyle bir ağzına sıçar ki adamcağız kabuğundan çıkmış zihninin derinliklerindeki bütün ışığı yitirir. Aslında şahsen o sahneden sonra ben de ne varsa yitirdim. Baile gibi sindim bir köşeye. Sidney Lumet'nin klostrofobik sahneler yaratıp insanı buhranlara sürüklemekte ne kadar yetenekli olduğunu önceki derslerimizde işlemiştik, burada da Jensen konuşmasına önce perdeleri çekip dünyayı karanlığa boğarak başlıyor. Sonra o büyük masanın baş köşesine geçip bütün perspektif boyunca uzanan masa lambalarının ardındaki siyah boşluğun içerisinden bir tanrı gibi bütün kudretini sergilercesine insanlığın umutları üzerine çöküyor.

Bu korkunç deneyimden sonra Baile girdiği depresyondan kurtulamıyor, halkın karşısına bu şekilde çıktığında da insanlar ona olan ilgilerini yitirmeye başlıyorlar. Ratinglerin düşüşüne rağmen Baile'de yarattığı karamsar halet-i ruhiyeden gayet hoşnut olan Jensen programın devamını istiyor, bu da şirket yöneticilerinin Baile'den kurtulmak adına başka yollar aramasına yol açıyor. Sonunda da çözümü Baile'in canlı yayında vurularak öldürülmesinde buluyorlar. Bunu yapmak istemiyordum ama zaten huyumuzu bilip de buraya kadar okuduysanız filmi muhtemelen izlemiyceksinizdir. O yüzden gönül rahatlığıyla spoil ettim.

Bunu yazarken hiç bir şey çalmıyordu.

6 Comments:

halukaka said...

Enteresan bir filmdir gerçekten bu. Howard Baile'in sektikten sonraki ilk iki yorumu harikadır -adama ahanda olmuş bu amca dedirtir. Ama sonra, kanallar ağının sahibi, büyük patron, tombul bıyıklı -tipinden Samsunlu olduğunu tahmin ettiğim o kişi, Howard'ı yönetim kurulu odasına alır, istediği gibi işler, yönlendirir. Demek ki neymiş,,, adam o koltuğa oturana kadar ne Howard Baile'ler görmüş...

J.R. said...

Çok doğru bir noktaya barnak bastınız gerçekten, zira filmde Howard Baile'den ziyade şirketteki diğer horosbu çocuklarına yoğunlaşılmasının nedeni de bu. Hangimiz ara ara Howard Baile olmadık ki. Çok var öyle adam, onun tek özelliği televizyonda oluşuydu. Bu yüzden film de aslında Baile'i pek sevmiyor. Halk da koyun, tv ne derse onu yapıyolar yine. Bu yüzden film onların coşkusuyla da pek ilgilenmiyor. Çünkü iyi bi film.

Cevval Portakal: said...

Çok kötü bir şey yapıyormuşuz lan biz. Başıma gelince anladım. Ben daha izlememiştim filmi, son satırlarda panikleyip gözlerimi kaçırsam da çok geç oldu. Önce izleyip sonra okuyasmışım iyi olacakmış aslında.

Fatih Dayan said...

Bunu yazarken hiç bir şey çalmıyordu.

Fatih Dayan said...

stıiv cablonsiki

J.R. said...

Ama abi dedim sana bu çok iyi film diye, kötü film olsa oku sonuna kadar. Acaba öyle bi uyarı mı koysak. En tepede "Bu iyi filmdir" gibi büyük kırmızı bi yazı. Ehe bu da 70'lerin pamukbank reklamı gibi oldu. "Pamukbank iyi bankadır" böyle slogan mı olur lan.

Yorum Gönder